8 Eylül 2019 Pazar

Ejderhanın Günü (WarCraft #1) - Kitap Yorumu


Dalaran büyücülerinin dışladığı genç büyücü Rhonin eski mevkiine dönme fırsatını arıyordu. Kendisini destekleyen gizemli bir büyücü sayesinde bu fırsatı buldu. Bunun için, orkların elindeki, tehlikeli Khaz Modan diyarına bir yolculuk yapması gerekmekteydi.

Rhonin ve yol arkadaşı, korucu Vereesa asla tahmin edemeyecekleri müthiş bir maceranın içine sürükleniyorlardı.

Azeroth dünyasının kadim güçleri son bir savaş için karşı karşıya gelirken genç büyücü Rhonin bu savaşın kilit noktası olacaktı... Ejderhanın Günü başlayacaktı...

Kılıçlar, büyü ve ejderhalarla ilgili bu hikaye Blizzard Entertainment’ın en çok satan, ödüllü bilgisayar oyunu WARCRAFT’dan ilham alınarak yaratılmıştır.


Sımsıcak bir pazar gününden herkese kocaman merhaba! Bu postta hem kitap yorumu yapacağım hem de WoW oyununun biraz bahsini geçireceğim. Başlamadan önce bir sorum var: Aranızda WoW oynayan/oynamış olan var mı? 


Bu kısım bir miktar bla bla bla içerir.
Bilmeyenleriniz için WoW MMORPG türünde uzun yıllardır var olan bir oyun, yani epik-fantastik bir dünyada çok oyunculu bir rol yapma oyunu diyebiliriz. Çoğu kişi bu dünyayı Warcraft filminden tanıyor gördüğüm kadarıyla. Ama yetmez! O filmde gördüklerimiz devasalığıyla beni kendine hayran bırakan Warcraft dünyasının içinde yalnızca küçük bir nokta gibi! Bu dünyaya girdikçe insan daha çok öğrenmek istiyor fakat ne kadar okursam okuyayım/oynarsam oynayayım, üzerine elliden fazla kitap yazılmış Warcraft dünyasında olan bitenleri asla tamamen öğrenemedim. Bayılarak okuduğunuz ve asla bitmeyen bir roman serisi düşünün, işte WoW da benim için tamamen o! Gelin görün ki bayılarak okuma konusunda biraz sıkıntı yaşıyorum çünkü kitapları Türkiye'de basılmıyor maalesef.



Madem öyle bu kitap ne, diye soracak olursanız, kendisi yıllar öncesinden baskısı durdurulmuş bir antika ve takdir edersiniz ki, baskısı durdurulmuş çoğu kitap gibi sahaflar bu kitapları da inanılmaz bir fiyata satıyorlar... Ne yazık! Görüyorsunuz ya, onca WarCraft serisi içinde Türkiye'de satılan 3 kitaplık 1 sericik de artık basılmıyor. Keşke şu serilerin kıymeti bilinse de hepsi Türkçe'ye çevrilse :(



Neden baskıdan kaldırıldığını biraz anlıyor gibiyim açıkçası. Çünkü geçmişi bilmeden bu kitabı okursanız anlayamayacağınız yerler var. Eh, sonuçta bu devasa bir dünyanın ortasında geçen bir seri ama biz okurlar bir seriye başlarken onun arka planı olduğunu düşünmeye ve araştırmaya alışık değiliz. Eh be Artemis, madem çevirecektin bu seriyi, dünyanın başlangıcını anlatan kitaplardan başlasana... Ama maalesef durum bu, dünyayla ilgili çok bilgisi olmayanların da bu kitapları çok anlayamaması ve dolayısıyla beğenmemesi de gayet olası. 



Gelgelelim kitap yorumuma...
Her ne kadar WoW oynamayı çok sevsem de (gerçi yüksek fiyatından dolayı pek oynadığım söylenemez ama oynadığım kadarını çok sevmiştim zamanında) bu kitabı okumaya bir türlü elim gitmiyordu. Ta ki bir gün yeni kitap seçme sistemim olan kuradan (Instagram'da beni takip edenler iyi bilir, yüz kez falan bıkmadan usanmadan kura çekişimi paylaştım: @dreamernora) bu kitap çıkana kadar. Ve kaderimi kabullenip kitaba başladım. Ve çok eğlendim! Çok ciddi söylüyorum, kitabın her zerresini büyük bir zevkle okudum. Belki öyle muhteşem etkileyici bir kitap değildi -belki de öyleydi- ama benim için kesinlikle öyleydi. Karakterlerin yerine kendimi rahatlıkla koyabiliyordum çünkü oyunda ben de o tarz karakterler oynamıştım, örneğin bir sebebi buydu. Bir de oynarken sadece uzaktan tanık oluyor gibi hissettiğimiz o devasa dünyada gerçekleşen bir olaya birinci elden tanık olmuşum gibi hissettirdi. Zaten kitap akıcı, esprili ve aksiyonluydu fakat ben en çok bana hissettirdiklerini sevdim bu kitabın. Elfler, orklar, insanlar, ejderhalar, troller, cüceler... Hangi ırkı ararsanız var bu dünyada! Bir de üstüne büyücüler, paladinler, suikastçiler, avcılar gibi bir sürü farklı sınıf var. Meslekler ve hiyerarşik düzene hiç girmiyorum bile... Alabildiğine renkli ve eğlenceli bir dünya, mesela kitapta başrolümüz büyücü bir insan, yan rollerimiz ise korucu elf ve hipogrif binicisi bir cüceydi. Ne olursa olsun güzel geliyor gerçi bana, görüyorsunuz ya, bir çeşit Warcraft dünyası aşığıyım ツ



Ne de çok konuşmuşum bugün! Heyecanımı dizginleyemedim, beni affedin... Madem bugün oyunlardan konu açıldı, o zaman bir soru daha sorayım. Aramızda oyun oynamayı sevenler var mı? Ne tür oyunları seviyor, hangi oyunları oynuyorsunuz? Yorumlarda buluşmak dileğiyle, hoşça kalın!


Yayınevi: Artemis    Yazar: Richard A. Knaak     Sayfa Sayısı: 370
GoodReads Puanı: 3,80    Çevirmen: Görkem Köroğlu


6 Eylül 2019 Cuma

Buzkentin En Soğuk Kızı - Kitap Yorumu


Buzkent tüyler ürperticiydi. Tana bunu herkesten iyi biliyordu. Görkemli bir kafes,
tehlikeli bir hapishaneydi. Lanetliler ve onlarla eğlenmek isteyenler için kusursuz bir mezarlıktı.

Tana'nın dünyasında Buzkent denen, duvarlarla çevrili şehirler vardı. Karantinaya alınmış canavarlarla insanların yaşadığı Buzkentler, av ve avcının bir arada olduğu kanlı bir hapishaneydi. Ve Buzkent'in kapısından bir kez içeri girince, bir daha çıkamazdınız...

Tana son derece sıradan bir partinin sabahında uyandığında, kendini cesetlerin arasında bulacaktı. Korkunç katliamdan onun dışında iki kişi daha sağ kurtulmuştu. Tana'nın sevimli eski erkek arkadaşı ve korkunç bir sır saklayan, gizemli bir genç adam. Tana; üçünün de hayatını kurtarmak için bildiği tek yolu izleyecek, doğruca Buzkent'in dehşet verici kalbine gidecekti.

Herkese merhaba! Canım çok sıkkın, biraz da bunu bahane ederek sağlam bir eleştiri yorumuyla geldim bugün. İlk Buluşmada Asla Isırma gibi gereksiz -ama yine de okuduğum- bir kitap var, bilirsiniz, Dex'in ilk çıkardıklarından. Bu kitap da niyeyse bana onun gereksiz yere uzatılmış versiyonu gibi geldi. Oku oku bitmedi, ne zaman sürükleyici kısmına geleceğim diye beklerken kitap bitti. 100. sayfadayken yoruma "ilk 100 sayfası sıkıcıydı, sonra nasıl bitirdim anlamadım" yazacağımı sanıyordum. 200lerdeyken "kitabın ilk yarısı fazla yavaş gitti ama sonrasındaki adrenalin bu durumu affettirdi diyebilirim" yazacağımı sandım. 300lerdeyken bile bir yerde hızlanacağını sandım çünkü "kitap genel olarak yavaş ilerliyordu fakat sonu o kadar etkileyiciydi ki buna değdi..." diye yorum yapmayı hayal ediyordum. Hepsi hayalde kaldı tabii, kitap bitti ve sonundaki tek yorumum: Ne saçma sapan bir şey okudum ben?

 Holly Black'in Zehir Yiyenler ve Diğer Hikayeler'ini okumuştum ve tam sevdiğim gibi kısa kısa garip-korku edebiyatı karışımı hikayeler vardı. Biliyorsunuz bu kitap da oradaki bir hikayeden esinlenerek yazılmış bir kitap, dolayısıyla beklentim de ona göreydi. Biraz küçük-ergen kitabı gibi ama bunun için de biraz fazla kanlı bir kitaptı. Karakterler hiç oturmamıştı ve olay örgüsü de bana kalırsa berbattı. Zehir yiyenler kitabının içindeki hikayesinden de açıkça görülüyor ki hikayenin temelde bayağı bir potansiyeli var aslında. Ama üzülerek söylüyorum bu potansiyel ancak bu kadar rezil edilebilirdi. 

Benimki aslında kitabın berbat olduğunu düşünmek değil, düpedüz hayal kırıklığı. Kitap kötü değildi ama normal, ortalama bir kitaptı işte ve bu beni üzdü. Etkileyici bir şeyler bekliyordum, şaşırmak ve yazarı içten içe taktir etmek istiyordum. Bunun yerine vasat bir kitapla karşılaştım ve işin kötüsü, diğer vasat kitapların aksine akıcı bile değildi! Bu da benim gözümde olabilecek en kötü şeylerden biri oluyor: Hem iyi bir yazarın yazdığı hayal kırıklığından öteye gidemeyen ortalama bir kitap, hem de sürükleyici bile olmaması....

İşte bu şekilde kitabı yerlere gömdükten sonra diyebilirim ki... Yani dilerseniz/merak ediyorsanız okuyun, okunmayacak bir kitap değil demeye çalışıyorum fakat diyemiyorum. Boş verin bence siz bu kitabı, piyasada onca güzel kitap varken vasat kitaplarla zaman kaybetmeye gerek var mı gerçekten? Bilemiyorum... Fakat benim düşüncelerim işte bu yönde ツ Bu arada, güzel bir fragman videosu var kitabın, yaklaşık ilk 100 sayfasını falan özetleyen, onu da aşağıya bıraktım. Ayrıca unutmadan bahsetmek istiyorum, çeviri de gayet güzeldi. Malum, son zamanlarda zor bulunan bir durum...

Ah! Açıkçası şu an benim bile yazarken içim sıkıldı, sizin moralinizi de düşürdüysem çok çok özür diliyorum! Bir sonraki yorumumda beğendiğim bir kitaba yer vereyim ki modumuz yükselsin biraz, değil mi? Şimdilik benden bu kadar, bir sonraki yorumda görüşmek dileğiyle, hoşça kalın!


Yazar: Holly Black     ÇeviriDeniz Evliyagil       Yayınevi:  Artemis    Sayfa Sayısı: 456
Liste Fiyatı: 26,85 TL    GoodReads Puanı: 3,85

24 Ağustos 2019 Cumartesi

Başmeleğin Gözdesi (Lonca Avcısı #3) - Kitap Yorumu


Nalini Singh, meleklerin hüküm sürdüğü, vampirlerin onların sadık hizmetkârları olduğu ve en büyük bedeli masumların ödediği nefes kesici dünyaya geri dönüyor.

Vampir avcısı Elena Deveraux ve sevgilisi, ölümcül Başmelek Raphael New York'a geri döndüklerinde yeni bir tehlikeyle karşı karşıya kalmışlardı... Bir okula saldıran vampirin geride bıraktığı manzara tamamen dehşet vericiydi; ve bu daha bir başlangıçtı. Kana susamış vampirlerin sayısı bir bir artarken şehrin sokakları kana bulanmıştı. Daha da kötüsü Raphael'in kendisi de yavaş yavaş kontrolünü kaybetmeye başlamıştı; gökyüzünü açıklanamayan kara bulutlar kaplamış, yeryüzü sarılmıştı. 

Kehânet ürkütücü bir şekilde gerçekleşiyordu: Hain ve kadim bir ölümsüz diriliyordu. Vahşi rüzgârlar onun adını fısıldıyordu: Caliane. O, oğlu Raphael için geri dönmüştü. Bunun için yolunun üzerinde ne varsa yok etmeye hazırdı, ve yolunun üzerinde tek birisi vardı: Elena, oğlunun yok edilmesi gereken gözdesi...

Diğer Lonca Avcısı Serisi yorumlarım:


Meleklerle dolu bir kitapla herkese yeniden merhaba! İlk kitabına aşık olduğum Lonca Avcısı serisi tam gaz devam ediyor. Gerçi bugün aşkla dolu bir yorum sunamayacağım sanırım size... 
Başmeleğin Gözdesi Lonca Avcısı serisinin 3. Kitabı ve ben maalesef 2. Kitap için ne düşündüysem aynılarını bunun için de düşündüm. Belki daha bile az beğendim -ki bu serinin bir kitabını beğenmemek benim için çok üzücü çünkü ilk kitaba resmen aşık olmuştum ve beklentilerim çok yüksekti. Ama ne beklenmedik ne de tatmin edici bir şey vardı benim için bu kitapta. Gerçi Elena'nın geçmişte yaşadığı bizim için bir gizem olarak kalan travmatik olayı bu kitapta açığa çıktı fakat onca gereksiz şeyle kafam doldu ki bunu öğrenmenin tatminini bile yaşayamamışım.

Yine kitabın seriye tek katkısı son bölümleriydi. İlk 300 sayfa gereksiz uzatmalarla doluydu. Bu seri çok güzel başlamışken gittikçe daha kötü olmaya başlıyor. Cidden ne okudum ben bu kitapta bilmiyorum, sanırım kitabın özeti baş karakterlerin cinsel hayatını anlatıyor olmasıydı ve fantastik kitaplarda romantizme bayılmama rağmen bu kitapta çok sıkıldım bu olaydan. Gerçekten şu 2 ve 3. Kitabın kayda değer kısımlarını toplasak en fazla 200 sayfa eder. Yazar sanki seriyi uzatmak için her kitabın sonuna bir olay koymuş, kitabın öncesinde de 300 sayfa boş boş bizi hazırlıyor olaya. Neyse ki 4. Kitabı önceden almıştım, elimde olmasa hayatta devam etmezdim seriye. Çevirideki hatalar da çok rahatsız ediciydi. İlk kitaba nasıl da aşık olmuştum, bir de şu an yaptığım yoruma bakın... *Hayal Kırıklığı*

Normalde kitapları okumadan önce arka kapağını okuyanlardan değilimdir fakat boşlukta kaldığım bir an sonraki düşmanın kim olacağını merak edip Başmeleğin Kılıcı, yani bir sonraki kitabın konusunu okumuş bulundum ve bir de ne göreyim! Kitap Dmitri hakkındaymış 😱 Sonraki kitap da Jason 🤭 Bu seride böyle bir olay olduğunu bilmiyordum fakat *spoiler* Elena ve Raphael için işler zaten iyi giderken onları okumaya biraz ara vermek iyi olacak benim için sanırım. Çünkü üzülerek söylüyorum ama bu kitapta Elena-Raphael sahnelerinin çoğu bana birbirinin tekrarı gibi geldi ve baygınlık geçirmeme az kalmıştı. Fakat duydum ki Elena ve Raphael in gözünden okuyacağımız bir sonraki kitap bomba gibiymiş. Bu beni çok heyecanlandırıyor, umarım hayal kırıklığına uğramam 🥰 
Lonca Avcısı serisi hakkında siz neler düşünüyorsunuz? 🦋 Yorumlarınızı eksik etmeyin, hoşça kalın!


Yazar: Nalini Singh     Çeviri: Bige Turan Zourbakis   Yayınevi: Yabancı    Sayfa Sayısı: 384
Liste Fiyatı: 37 TL    GoodReads Puanı: 4,25

20 Ağustos 2019 Salı

Tatlı Yalan (Maddox Kardeşler #2) - Kitap Yorumu


Bir Maddox erkeği severse, bu sonsuza kadardır. Ama ya ilk aşkı siz değilseniz?

Kendini beğenmiş, katı ve acımasız Thomas Maddox, istihbarat bürosunun sahip olduğu en iyi ajandı. Ne kadar hayat kurtarmış olursa olsun, bir tanesi için eli kolu bağlıydı: Küçük kardeşi Travis hapis cezasıyla karşı karşıyaydı. Travis’in tek kurtuluş şansı mafyayla olan sıra dışı bağıydı. Thomas, kardeşi Travis’i kurtarabilmek için FBI ile bir anlaşma yapmıştı.

Liis Lindy işiyle evli, inatçı ve cüretkâr bir FBI ajanıydı ve her nasıl oluyorsa Thomas’ı yumuşatabilen tek kişiydi. Bu da onu Thomas’a eşlik edecek ideal kişi haline getiriyordu. Bir çift gibi görünerek Travis ve Abby’nin bir plajda yapılacak yemin tazeleme törenine katılacak ve Travis’e artık FBI için çalışması gerektiği haberini vereceklerdi. Fakat görevleri sona erip de artık rol yapmalarına gerek kalmadığında ne olacaktı?

Maddox Kardeşler serisinin bu ikinci kitabında, gizemli Thomas Maddox’un dünyasını tanıyacak ve bu anlaşılması güç adamın ilk aşkı olmasa bile son aşkı olmanın ne kadar güzel olabileceğini göreceğiz.

Serinin Diğer Kitaplarının Yorumlarına Bakmak İçin:
Maddox Kardeşler #3 - Tatlı Ateş
Maddox Kardeşler #4 - Tatlı Yangın


Herkese yeniden merhaba! Yaz tatiliniz (çalışanlarımız için yalnızca yazımız diyeyim...) nasıl geçiyor? Bugün en gizemli Maddox kardeşi ile beraberiz. Eh, bu kitabı okuyanlar olarak artık onun bütün sırlarını keşfetmiş olduk, belki de isteyeceğimizden daha fazlasını... Haydi yorum geçelim o zaman :)

Keskin bir giriş olacak fakat bilmenizi isterim ki aşk üçgelerinden nefret ederim. Yani tabii belli bir karakteri kıymete bindirme payı falan var ama geçelim bunları... Aşk üçgeni demek, kararsız ve aynı anda birden fazla kişiye sahip olabilmeyi dileyen karakter demektir bence ve bu... bilirsiniz, berbat. Bir önceki kitapta belli bir aşk üçgeni vardı, fakat o kadar katlanılmaz değildi. Peki bu kitapta ne var dersiniz? AŞK DÖRTGENİ! Eh, yok artık, ben bu noktada istifamı istiyorum... Biraz abartı değil mi sizce de? Şahsen kitabın en soğutucu kısmı buydu diyebilirim.

Fakat harika bir tatil kitabıydı! Evet, kumlara uzanmış dalga sesleri arka planda güneşlenirken okunan kitaplardan bahsediyorum. Benim için o kitaplar mutlaka çerez aşk romanları olmalı ve Tatlı Yalan bana bu yolda çok güzel eşlik etti. (Gönül isterdi Tehlikeli İçgüdü'yü okuyabilmek fakat henüz almamıştım maalesef...)

Travis'in bir FBI vakası var, bilirsiniz, biz Ayaklı Bela okurları için bile biraz karanlıkta kalan o olaylar... İşte o net olmayan olayın arkasında neler olup bittiğini bu kitapta öğreniyoruz ve bence bu özelliği bu kitabı en vazgeçilmez yapan özelliğiydi. Ayrıca Abby ve Travis'i tekrar görmüş olduk, ve çok duygulandım! Birçok insanın aksine ben Abby'yi de oldukça çok seviyorum doğrusu ve bence bu kitapta da tabiri caizse süper havalıydı :D

Açıkçası pek de bayılmadım bu kitaba, aynı şekilde karakterlerine de (kapağı hariç, onun için deliriyorum). Fakat yılmadan okuduğum bu seriye devam edeceğimi hepimiz biliyoruz o yüzden burada boşuna konuşmayacağım.Yakında Tatlı Ateş'i de almayı düşünüyorum (İlgililerine tüyo vereyim: İlkNokta.com'da %50 indirimli). Ve hatta Tatlı Yangın'ı da (okuoku'da 12.90 :)) Evet, gerçekten tam bir indirim avcısıyım, kitapların uçuk fiyatları beni böyle olmaya zorluyor...

Öyleyse bir sonraki yorumumda görüşmek üzere, yorumlarınızı eksik etmeyin, hoşça kalın! 



Yazar: Jamie McGuire   Yayınevi: Yabancı   Sayfa Sayısı: 376
Çevirmen: Boran Evren    GoodReads Puanı: 4,14

Annemin Gelini Olur Musun? (AGOM #1) - Kitap Yorumu


"Annem bir gelini olsun istiyor. Ancak ben evlenmek istemiyorum, gençliğimi tek bir kadınla geçiremem. Anlarsın ya, her gece farklı bir çıtırın tadına bakmak varken tek kadına bağlı kalmak çok sık-" Aksen, "Kısa kes!" diye bir kez daha emretti.

"Peki... Seninle bir oyun oynayalım. Annemi gelin hayalinden vazgeçirecek tüm özelliklere sahipsin. Düşünüyorum da annemin gelini olur musun?" 

Yekta'nın şu hayattan istediği tek bir şey var: Her gece farklı bir kızla hayatın tadını çıkarmak! Yekta'nın annesi Elçin'in fani hayattan istediği yegâne şey ise oğluna hanım hanımcık, istediği gibi bir gelin bulabilmek! 

Hanım hanımcık gelin peşine düşen Elçin Hanım, çapkınlığın doruklarında dolaşan Yekta ve anneyi yıldırma operasyonunun kilit ismi Aksen arasında neler yaşanacak? Sizce Aksen, Elçin Hanım'ın gelini olur mu, ne dersiniz?


Herkese merhaba! Yapacağım en kısa yorumlardan biriyle karşı karşıyayız. Annemin Gelini Olur Musun, Wattpad'de eğlenerek okuduğum, türünün en sevdiğim hikayesiydi. Gelgelelim kitap olarak basılmasına... Bir Wattpad hikayesinin edebi veya anlatım yönünden hiçbir kaliteye ihtiyacı yoktur, tamamen içten nasıl geliyorsa öyle yazılabilir. Fakat bir kitabın belli bir kalitesi olmalıdır ve ben bu yüzden Wattpad'deki birçok hikayenin kitap olarak çıkmasına karşıydım. Yazarlar tabii ki hikayesi nasıl olursa olsun onu bastırmak, hatta fırsatını bulmuşken seriye dönüştürmek isteyecek. Burada iş yayınevlerine düşüyor, karşılarındaki hikayeyi ölçüp biçip kitap olmak için yeterli olup olmadığına bakmaları gerekiyor. Eh, ama bizim muhteşem yayınevlerimiz ne yapıyor, yazarın kaç takipçisi olduğuna bakıyor, çoksa da hikayeyi adam gibi düzenleme ihtiyacı bile olmadan olduğu gibi basıveriyorlar.

Wattpad'de bayıla bayıla okuduğum şu hikaye de kitap olarak okuyunca beni bayılttı, kendimden geçirdi gerçekten. Anlamsız yere 600 sayfa okumuş olmanın hüsranı içerisinde kalakaldım. Bir de 40tl gibi bir fiyat biçilmiş, inanamadım. Ben 5tl verdim ona bile içim yandı, bilirsiniz çok sevdiğim Wattpad'den çıkma kitaplar var ama AGOM onlardan biri asla olamadı. Yerinde çok güzelmiş, keşke Wattpad'de okurken çok eğlendiğim bir hikaye olarak kalsaymış. Güzel anılarıma yazık oldu, artık kitabın adını her duyduğumda bir titreme gelecek üzerime.

Son olarak söylemek istiyorum ki bu 656 sayfalık kitap son bölümü gelene kadar aslında bitmişti. Mutlu ve şirin bir sonu vardı ve neredeyse daha yüksek puan verecektim. Son bölümde yazar hemen bir olay yazıverdi ve kitabı taaa başına döndürdü. Neden? Çünkü ikinci kitap çıkarması lazım. En düşülmeyecek yazar hatası bence... Daha da bir şey demiyorum. Mümkünse daha neşeli bir yorumda görüşmek üzere, hoşça kalın! :D


Yazar: Özlem Türk   Yayınevi: Müptelâ   Sayfa Sayısı: 656
Liste Fiyatı: 41TL    GoodReads Puanı: 2.92


18 Ağustos 2019 Pazar

Kızıl Yükseliş (Kızıl İsyan #1) - Kitap Yorumu


Ben dünyaları ateşe verecek kıvılcımım. Ben zincirleri kıracak çekicim. Ben halkımın ve esaret içinde yaşayan herkesin umuduyum. Çünkü biliyorum ki insan kendini köleleştiren adaletsizlikle özgürleşemez. Gelecekte, renk kodlarına göre sınıflara ayrılmış Toplum'un en alt sınıfını Kızıllar oluşturmaktadır. Diğer bütün Kızıllar gibi Darrow da, Mars'ı yeni nesiller için yaşanılır bir gezegen haline getirdikleri inancıyla günlerini madenlerde çalışarak geçirmektedir. Üstelik bunu severek ve isteyerek yapmakta, kanı ve teriyle çocuklarına daha iyi bir dünya bırakacağına inanmaktadır.

Ancak Kızıllar kandırılmıştır. Darrow, halkının yozlaşmış yönetici sınıfın kölesinden başka bir şey olmadığını keşfettiğinde adalet özlemi ve kaybettiği aşkının anısıyla hırslanır. İnsanlığın yeni nesil Altın hükümdarlarının güç için mücadele ettiği efsanevi Enstitü'ye sızmak için her şeyden vazgeçer. Hayatı ve medeniyetin geleceği pahasına en başarılı ve en vahşi Altınlarla rekabet etmek zorunda kalacak olan Darrow'un düşmanlarını yenmek için artık yapmayacağı şey yoktur… Bu, onlardan birine dönüşmek anlamına gelse bile.

HERKESE MERHABA! Şu an inanılmaz coşkuluyum çünkü şu an itibariyle effsane bir serinin ilk kitabını bitirmiş bulunuyorum. (Yani aslında iki ay oldu ama anılar tekrar canlanıyor) Bu serinin ilk iki kitabını esaslı bir seriye başlamak istediğim için sipariş etmiştim çünkü zamanında çok konuşulmuş, övgü toplamış bir seriydi ve ben de -ne diyebilirim ki- kolay ikna olabilen bir insanım. Fakat şu kadarını diyebilirim ki, iyi ki almışım ve iyi ki de okumuşum. 

Kızıl Yükseliş'i bir kelimeyle tanımlamam gerekirse bu kelime sanırım çılgınlık olurdu. Evet evet, Kızıl Yükseliş tam anlamıyla bir ÇILGINLIKtı. Kitabın ilk başları biraz monoton geçti ve beni ne oluyor ya bu nasıl bir kitap böyle anlayamadım gibi şeyler düşünmeye sevk etmişti. Fakat o "kitap başları" diyebileceğimiz kısmın sonunda öyle bir olay yaşandı ki! Ne desem spoiler olur :D Şu kadarını diyebilirim ki, hislerimi anlatmaya kelimeler yetmezdi ve daha kitabın 60 (?) küsürüncü sayfalarında falandım sanırım. Kendimden geçmiştim. Okuduğum kitabın temellerinin acımasızlık, belki de daha çok acıyla işlenmiş bir kitap olduğunun bilincine vararak devam etmeye başladım. Herkes bu olaydan benim kadar etkilendi mi bilmiyorum... fakat ben belki de işleri -sebepsizce- çok kisişelleştirdiğimden dolayı mahvoldum denilebilir.

Kitabı dört parçaya böleceksem sıradaki parçaya 2. parçası diyebilirim ve kitabın ikinci parçası yine biraz durulmuş ve sakin geçti, sanki yazar önceden olanları sindirmemiz ya da belki de tam tersi hemen unutup gitmememiz için okurları olan bize biraz zaman vermişti.

Sadece okuyanların anlayabileceği şekilde Açlık Oyunları olarak adlandırmayı uygun gördüğüm 3. kısım ise beni gerim gerim gerdi ve sabırsızlandırdı, kızdırdı hatta delirtti. Cidden bu kadar uyumsuz ve takım olmayı beceremeyen bir grup olması mümkün müydü? Eh, 4. kısmı çok hatırlamıyorum çünkü başroldeki karakterimiz gibi ben de tükenmiştim artık. Bu kitap dolu dolu bir kurguya sahip derken dalga geçmiyordum, tatildeydim ve neredeyse gün boyunca okuyordum ve gerçekten, hani derler ya, burama kadar gelmişti. Kötü olduğu için değil asla, sadece tabiri caizse aşırı yüklenme yaşadım denebilir. 4. Kısma dair hatırladığım tek şey sinirimi bozan ufak bir detay. Eh, aklıma gelmişken bu noktada biraz spoiler'a girme durumundayım.


Bu Paragraf Spoiler İçerir
Ay lanet olsun biliyorum ölen ölmüştür gitmiştir bitmiştir sonsuza kadar yas tutulmaz ama ben Echo'nun ölümünü kabullenemezken Darrow'un karşısına Kısrak'ın çıkması bir de karşılıklı ilgileri falan beni inanılmaz üzdü ve rahatsız etti. Durmadan aklıma Echo geldi ve Darrow'un da aklına Echo'ya ihanet etmiş gibi hissetmesi gelmesi gerektiğini düşündüm. Bu beni kötü biri mi yapıyor olabilir ama dediğim gibi ben bu durumu anlamsız bir şekilde çok kisişelleştirdim ve ne zaman Darrow'un yüzünde bir gülümseme oluşacak olsa ben istemsizce kendine gel Echo'yu unuttun mu diye çıldırmaya başlıyorum. O yüzden kitabın Kısrak'lı kısımları benim için biraz acı verici geçti. Kısrak'ı sevmediğimden değil, çekici, hoş, eğlenceli, akıllı ama Echo? Echo'ya ne olacak :'( Yine ağlamaya başlamadan bu bahsi kapatıyorum. Aylar geçti ama çok hassasım hâlâ.
Spoiler Sonu 

Sonuç olarak bu kitap beni mahvettiği kadar kendine çekti de diyebilirim. Bu arada, yanlış anlaşılma olmasın, Açlık oyunları dediğim kısım aslında Açlık oyunlarıyla tamamen alakasız. Bana onu anımsatan bazı sebeplerden dolayı kafamda o kısımları bu şekilde kodladım :D Hazır Altın Oğul da elimdeyken seriye devam etmek istiyorum ama serinin devam kitaplarını alma konusunda endişelerim mevcut olduğundan devam edemiyorum. Pegasus Yayınları'nı insafa davet ediyorum, birkaç ayda bir 10tl zam yapıp durulur mu Allah aşkına! Biz de insanız...hatta öğrenciyiz. Lütfen biraz anlayış...

Yorumlarınızı eksik etmeyin... Bir sonraki yorumda görüşmek üzere, hoşça kalınn!


Yayınevi: Pegasus    Yazar: Pierce Brown     Sayfa Sayısı: 448
GoodReads Puanı: 4,27    Çevirmen: Selim Yeniçeri


18 Haziran 2019 Salı

Geri Dönüş (Titan #1) - Kitap Yorumu


Tarih bir kez daha tekerrür etme cüretini gösteriyor.

Seth'in hayatını tanrılara adamasının üzerinden bir yıl geçti. Ve şimdiye kadar, tanrıların ona verdiği görevler hep şiddetli ve kanlı oldu. Bu durum Seth için sorun değildi. Kan ve şiddete alışıktı. Ancak şimdi Apollo'nun onun için başka bir planı var. Ellerini ve başka bir uzvunu uzak tutmak kaydıyla muhafız rolünü üstlenmek zorunda. Ve kendini dizginleme konusunda gerçekten başarısız biri olduğundan, bu görev onun şimdiye kadarki en zor görevi olabilir.

Josie'nin bu inanılmaz seksi adamın ne olabileceğiyle ilgili hiçbir fikri yok. Ama büyük olasılıkla evden ayrıldıktan sonra başlayan yeni hayatı, Olympos büyüklüğünde bir blenderin içine atılıp püre haline gelmek üzere. Josie ya delirecek ya da antik bir mitin içinden fırlamış bir kâbus onu ele geçirmek için fırsat kollayacak. Daha da kötüsü, altın rengi gözlü, sır saklayan Seth ile arasında oluşan beklenmedik çekim bunların hepsinden daha tehlikeli olabilir.


Herkese merhaba! Bittiği için oldukça üzüldüğüm, en sevdiğim serilerden biri olan Melez Sözleşmelerinin yan serisinin ilk kitabı Geri Dönüş ile karşınızdayım! Uzun zamandır reading slump'ta olduğum zamanlarda klasik bir JLA kitabı olarak akıcılığıyla beni bu sıkıntıdan kurtardığı için de bende yeri ayrıdır.

Doğruyu söylemek gerekirse çok dolu dolu, etkileyici, muhteşem bir kitaptı diyemem. Ama Jennifer'ın tarzını bilenlerin de beklentisinin bu yönde olacağını zannetmiyorum zaten. Şu kadarını söyleyebilirim ki benim bu kitaptan beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Beklentilerim de genel olarak eğlenceli bir romantizm, sürükleyici bir kurgu ve Melez Sözleşmeleri'ne olan özlemimin biraz olsun giderilmesiydi. Deacon, Luke, Marcus ve daha nicelerini tekrar görmek muhteşemdi.

Ah, tabii bir temennim de Seth'in artık Alex'ten bir sıyrılmasıydı. Bilirsiniz Alex benim favori karakterlerimden ve Seth'i de çok severim ama aşk üçgenindeki üçüncü süprüntülerden nefret ediyorum -bütün üçüncüler, üzgünüm- çünkü asıl ikilinin de üzerinde sürekli bir vicdan azabı olmasına sebep oluyorlar. Böyle de rahatsız edici bir durum olduğundan dolayı Seth'in kendine yeni bir aşk bulması benim için kitabın en tadından yenilmez yanıydı.

Eh tabii, Seth'i başrolde görmek ve özel hayatına bir miktar giriş yapmak onun tanrısal muhteşemliklerini ve bayıldığım umursamazlıkla karışık espri anlayışını bir kez daha takdir etmeme sebep oldu. Ve spoiler vermek istemediğimden ayrıntıya girmeyeceğim ama Apollo da bu kitapta size sıkı kahkahalar attıracak diyebilirim. Seth'in çevresinde olunca insanların espri anlayışı mı güçleniyor ne :)

Kendime en kısa zamanda seri devamlarını alma ve okuma sözü verdim. Böylesine sürükleyici bir seri okumayı çok özlemişim. Aranızda seriyi okuyan-okumayı düşünen var mı? Siz bu seri hakkında ne düşünüyorsunuz? Yorum bırakmadan geçmeyin, hoşça kalın!



Yayınevi: DEX    Yazar: Jennifer L. Armentrout     Sayfa Sayısı: 396
GoodReads Puanı: 4,28    Çevirmen: Meltem Uzun


Stefan Zweig Yorumlarım #1 || Satranç - Olağanüstü Bir Gece - Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu


Herkese merhaba! Bu aralar her ay birkaç tane Stefan Zweig kitabı okuduğumdan dolayı yorumlarımı bir tag altında birleştirmeye karar verdim. Lafı çok uzatmadan, Nisan ayında okuduğum Stefan Zweig kitaplarıma geçelim :)

1. Satranç


Rastlantı sonucu eline geçidiği bir kitapla satrancın inceliklerini öğrenerek bu oyunu bir tutkuya dönüştüren ve giderek bu tutkusu yüzünden beyin hummasına yakalanan Dr. B.'nin öyküsüdür görünüşte Satranç. Ama derinlerde bir veda mektubudur aslında.

Stefan Zweig'ın Brezilya'da sürgündeyken yazdığı ve Şubat 1942'deki intiharından birkaç ay önce tamamladığı Satranç, Avrupa kültürünün nasyonal sosyalist tehlike altında yok oluşuna işaret eder.
Avrupa kültürüne elveda derken yaşama da veda etmeyi seçen Zweig'ın son yapıtı Satranç, gerilimli kurgusu ve kahramanın ruhsal gelgitlerinin işlendiği dokusuyla, kısa ama her bakımdan etkileyici olağanüstü bir uzun öyküdür.


Satranç, daha önceden kardeşimin okulundan istendiği için aldığım fakat aylardır kitaplığımda olmasına rağmen okumanın hiç aklıma gelmediği bir kitaptı. Ta ki bir gün kafama esip de elimi atana kadar. İyi ki o gün o ilham gelmiş bana çünkü çok kaliteli bir yazarla tanıştım ve harika bir uzun öykü okumuş oldum.

Çok beğendim... hatta beklediğimden çok daha fazla diyebilirim. Genelde bir kitap çok fazla beğeniliyorsa beklediğim gibi çıkmayacağını, hayal kırıklığına uğrayacağımı düşünürüm çünkü çoğunukla yükseltilmiş beklentilerimi karşılayamaz. Satranç tam da abartıldığı kadar sevilmeye değer bir kitaptı bana kalırsa. Öyle ki okunacak onca kitabım varken koşa koşa D&R a giderek bir Stefan Zweig kitabı daha aldım ve ona başladım... :)

Kitapta ilk başta kurgunun nereye gideceğini kavrayamıyorsunuz, hatta öykünün ana kısmı başladığında bile başlamış olduğunu fark etmiyorsunuz. Ancak gittikçe artan gerilim belli bir boyuta çıkınca kitabın en hayati yerinde olduğunuzu fark ediyorsunuz. Anlatabildim mi emin değilim fakat bir yandan da kitabın oldukça sürükleyici olduğunu söylemek istiyorum. Ama bir yandan da 70 sayfa değil de 270 sayfa okumuşsunuz gibi dolu dolu hissettirmeyi de başarıyor. 

Hem bu kadar sürükleyici hem bu kadar dolu olan bir kitap yazmanın çok zor olduğunu düşünüyorum fakat yazarımız bunu başarmış ve bana da yalnızca takdir etme düşüyor. Çok güzel bir deneyimdi benim için ve gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki Satranç, uzun süre unutamayacağım bir kitap...

Yayınevi: Can Yayınları    Yazar: Stefan Zweig     Sayfa Sayısı: 71
GoodReads Puanı: 4,29    Çevirmen: Ayça Sabuncuoğlu





2. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu


Stefan Zweig Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (Brief einer Unbekannten) adlı uzun öyküsünü 1920’li yılların ilk yarısında kaleme aldı. Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nun kadın kahramanını sadece uzun bir mektubun yazarı olarak tanıyoruz. Kadının hayatı boyunca sevmiş olduğu erkek için kaleme aldığı bu mektubun “gönderen”inin adı yoktur. Mektubun başında tek bir hitap vardır: “Sana, beni asla tanımamış olan sana”. Kadın büyük tutkusunu hep bir “bilinmeyen” olarak, yani tek başına yaşamaya razıdır, bu aşk öyküsünde “taraflar” değil, sadece tek bir “taraf” vardır. Böylesine, gerçek anlamda aşk denilebilir mi? Zweig okurunu, bir kez daha, insan psikolojisinde eşine pek rastlanmayan bir yolculuğa davet ediyor. Bu yeni yolculuğun sonunda “mutlak aşk” kavramının şimdiye kadar bilinmeyen kıyılarına varmayı amaçlamış olması da bir ihtimal! 


Tahmin edersiniz ki, Satranç'tan sonra koşa koşa D&R'a gidip aldığım kitap Stefan  Zweig'in en çok merak ettiğim kitaplarından biri olan Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'ydu. Can Yayınları birden fazla kitabını birleştirerek yayınladığı için bu şekilde olan kitapları Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan almak istedim. Bir de kapaklarını sevdiğim kitapları (bkz. sonraki kitap)... :)

Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nda duygular öylesine ince fakat öylesine tutkulu işlenmişti ki... Kitabı okurken kadının tutkusu, hüznü, korkusu veya mutluluğunu içinizde hissederken sesinin de kulaklarınızda yankılandığını duyar gibi oluyorsunuz. İşte böylesine bir kitaptı... Kitabı bitirince "aşk" kavramını ciddi anlamda sorgulamaya başlıyorsunuz. Böylesine fedakârlıkları görünce kendi çevrenizdeki "aşk"ların boyutunu sorgulamaya başlıyorsunuz. Bu kitapta geçen aşk, öylesine bencilliklerden ve diğer tüm kirli duygulardan arınmış ve saf ki... 

Ah, çok etkilendiğimi söylememe gerek bile yok sanırım. Belki Satranç kadar, belki de daha çok sevdim. Stefan Zweig'in insan psikolojisini çok kolaymışçasına çözümleyip kalemiyle oyun oynar gibi eğip bükmesi ve kendisi olmayan, empati yapmasının da oldukça zor olduğu bir insanın psikolojisine bu derece hakim olabilmesi beni resmen büyüledi. Bu kitaba aşık olduğumu söyleyebilirdim, bana aşkın ne demek olduğunu unutturmasaydı.

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları   Yazar: Stefan Zweig     Sayfa Sayısı: 62
GoodReads Puanı: 4,17    Çevirmen: Ahmet Cemal



3. Olağanüstü Bir Gece

Olağanüstü Bir Gece, seçkin bir burjuva olarak rahat ve tasasız varoluşunu sürdürürken giderek duyarsızlaşan bir adamın hayatındaki dönüştürücü deneyimin hikâyesidir. Sıradan bir Pazar gününü at yarışlarında geçirirken, belki de ilk kez burjuva ahlakından saparak "suç" işler. Böylece yeniden "hissetmeye" başladığını, kötücül ve ateşli hazları olan gerçek bir insan olduğunu fark eder. İçindeki haz dolu esrime, aynı günün akşamında onu gece âleminin son atıklarının arasına, "hayatın en dibindeki lağımlara" sürükleyecek, varış noktası ise ruhani bir uyanış olacaktır.


Bir sonraki D&R'a gidişimde kapağından dolayı hayran olduğum bu kitabı almadan çıkamadım doğrusu. Fakat diğer kitapların aksine, bu kitap beni çok etkilemedi, çok sürüklemedi de. Belki en iyi kitabı olmasını beklediğimdendir, belki de yanlış zamanda okumuşumdur, bilemiyorum ama bir türlü kitabın içine giremedim, karakteri özümseyemedim hatta itici bile geldi diyebilirim. 

Tabii ki bu kitapta da Stefan Zweig'in artık alışmış olmama rağmen hâlâ aynı zevki aldığım o gittikçe yükselen gerilimi hissettiren olay örgüsü ve anlatımı vardı ve bu benim için devasa bir artıydı. Kitabın sonu da bir o kadar etkileyiciydi ve asla unutmayacağım alıntılar çıkardım. 

Sonuç olarak gidişata çok kapılamasam da sonunda beni kendine katmış bir kitap oldu. Ve yine o bayıldığım psikolojik çözümlemelerle doluydu. Öyle ki bir yerde ben de kitaba karıştığımı hissettim. 

Spoiler içerir: Önce depresyona girdim, kötü bir insan oldum; sonra en ufak şeyde mutluluk arayan iyimser ve neşeli birine dönüştüm sanki. 

Sevdim kısaca bu kitabı da, yalnızca diğer kitaplar kadar büyüsüne kapılamadım...

Yayınevi: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları   Yazar: Stefan Zweig     Sayfa Sayısı: 69
GoodReads Puanı: 4,06    Çevirmen: İlknur İgan

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...