3 Temmuz 2020 Cuma

Korku Edebiyatı Yorumlarım #1 - Vampir, Yüce Tanrı Pan, Dr. Jekyll ile Bay Hyde, Carmilla


Herkese merhaba! Bugün sizlerle son 1 yılda okuduğum İthaki Yayınları'nın Karanlık Kitaplık serisinden 4 adet gotik-fantastik veya korku edebiyatı -hangisini söylemeyi tercih ederseniz- kitabı hakkındaki düşüncelerimi paylaşacağım. Yorumlar spoiler içermeyecektir, kitapları okumayanların da yorumları rahatça okuyabilmesi için böyle yapayım dedim bu sefer. Lafı daha fazla uzatmadan, ilk kitapla başlayalım!
Carmilla


Tanıtım:

Vampir anlatısının kurucularından Le Fanu, Carmilla’da okuru Viktoryen dönem şatolarında, tekinsiz ormanlarında bir yürüyüşe çıkarıyor. Adabımuaşeret, beş çayları, rüyalara sızan meşum karaltılar ve mütemadiyen dizginlenen çılgın arzular.

Doğaüstüne meraklı bir dedektif olan Doktor Hesselius’un maceralarından biri olarak kaleme alınan Carmilla kadın karakterler etrafında gelişmesi, hemcinse duyulan ilgiyi yansıtması ve gizemlerini keyif alınası bir tempoda açık eden kurgusuyla türün diğer eserleri arasından sıyrılmayı başarmış bir klasik.

Babası ile beraber kentten uzak bir şatoda yaşayan genç Laura, ümitsizce arkadaş özlemi çekmektedir. Tam da bu sırada bir kaza eseri şatolarına misafir ettikleri Carmilla’yla kendine uygun bir arkadaş bulduğunu düşünür ancak Carmilla her geçen gün garipleşen davranışları ve bazen de kendini kaybetmesiyle Laura’yı ürkütmektedir. Yakın köylerde baş gösteren hastalık ve ölümler hem Laura’yı hem de babasını endişelendirmeye başlar ve gözler ister istemez gizemli misafirlerine çevrilir.

Her kederli mâcera bir kabusla başlar…


Yorum:

Ah Carmilla! 
Bu kitaptan beklentim büyüktü ve buna rağmen aradığımdan çok daha iyisini bulmuş gibi hissediyorum! Bu kitaplar arasında en çok Carmilla'yı sevdiğimi söylememe gerek kalmadı sanırım. Aslına bakarsanız bu sevgimin kaynağı biraz da yıllara dayanıyor. Carmilla'nın efsanesi Dracula kadar olmasa da oldukça ünlü, hatta Castlevania'daki Carmilla, Ölümcül Oyuncaklar'daki Camille karakterlerini düşününce, siz de fark etmeden bu kitabın tesir ettiği yapımlarla karşılaşmış olabilirsiniz. İşte ben bu efsanelere konu olan güçlü vampirimiz Carmilla'nın doğduğu hikayeyi çok merak etmiştim ve sonunda, geçen ayın sonlarına doğru okuma fırsatı elde edebildim.

Biraz arka planına değinmiş olsam da, bu kitabın konusuna burada çok girmek istemiyorum çünkü kendisi zaten oldukça ince, 112 sayfalık bir kitap. Bu kitabı diğerlerine nazaran daha çok sevmemin sebeplerinden emin değilim fakat emin olduğum bir şey varsa o da bu kitapta çok hoşuma giden şeylerdir. Öncelikle birinci ağızdan yazılmış olması kitabı okumayı oldukça kolaylaştırıyordu, dolayısıyla çok akıcı -hatta diğerlerinden çok daha akıcı bana kalırsa- bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Gerçi maalesef ki bu birinci ağız Carmilla'ya ait değil. Fakat gözünden okuduğumuz kişinin Carmilla'yı betimlemesi, bazı tesiri büyük anılarını paylaşma şekli, Carmilla'nın gizemini ve tavırlarının altında yatanları tam olarak çözemeden onun hareketlerini anlatması benim için pahabiçilemezdi. Neden bu kadar etkilendim bilmiyorum fakat tahminimce direk Carmilla karakteri etkiledi beni. Carmilla'nın tutkusu ve kıvrak zekasına uzaktan tanıdık olmak oldukça güzel bir deneyimdi diyebilirim.

Gerçi kitap bitse de gizemlerin çoğunun çözülmemiş olması benim biraz kafamı kurcaladı. Eski kitapların çoğunda bunu gözlemliyorum, yazar işine gelen kısmı açıklayıp gerisini öylece bırakıyor -ki bu oldukça gerçekçi aslında- fakat diğer yandan, günümüz kitaplarında bir nokta bile açıklanmadan bırakılsa yazarları linç ediyoruz 😂 Bunu fark etmiş olmama rağmen yapmadan duramayacağımı da üzülerek anlıyorum. Kafamda soru işaretleri olmasına katlanamıyorum...


Künye:

Yazar: J. Sheridan Le Fanu     Yayınevi: İthaki      Çevirmen: Nagihan Çakır    
Sayfa Sayısı: 112     GoodReads Puanı: 3,82



Vampir


Tanıtım:

Modern vampir mitinin öncülerinden ve gotik korku edebiyatının klasik yazarlarından kabul edilen John William Polidori, Lord Byron’ın özel doktoru ve arkadaşıydı. Lord Byron, Percy Shelley ve eşi, Frankenstein’ın yazarı Mary Shelley’yle beraber korku hikâyeleri okudukları gecelerde doğan ve 1819’da yayımlanan bu öykü, Bram Stoker’dan Anne Rice’a, Alan Ball’dan Francis Ford Coppola’ya kadar birçok sanatçıyı etkiledi. Eser, satış kaygıları nedeniyle Lord Byron’ın ismiyle yayımlandı. John William Polidori hem eserini kendi ismiyle yayımlatamamanın bunalımı hem de kumar borçlarının yarattığı baskılar nedeniyle yirmi beş yaşında intihar etti. Ancak Vampir ve Polidori’nin yarattığı Lord Ruthven karakteri iki yüz yıldır okurların hayal güçlerine ve kâbuslarına musallat olmaya devam ediyor.

Varlıklı bir ailenin çocuğu olan İngiliz centilmen Aubrey, yüksek sosyetenin içine yeni giren gizemli Lord Ruthven’in etkisine girer. Lord Ruthven’in bilinmeyen geçmişi, tuhaf davranışları Aubrey’nin merakını cezbetmektedir. Ancak genç adam, kısa sürede yeni arkadaşının şatafatlı görünümünün altında kötücül birinin gizli olduğunu keşfedecektir. İkilinin Avrupa gezileri sırasında Lord Ruthven onlara saldıran bir grup haydut tarafından yaralanır. Son nefesini vermeden önce Aubrey’den ölümünü ve işlediği suçları toplam bir yıl bir gün kadar gizli tutmasını rica eder. Ancak Lord Ruthven ölümünden bir yıl sonra Londra’da tekrar göründüğünde ve Aubrey’nin kız kardeşine kur yapmaya başladığında adamın korkunç sırrı da ortaya çıkar.

Ama önce dünyaya vampir olarak gideceksin,
Kabrinden bir hışımla çıkacak cesedin;
Bir hayalet gibi musallat olacaksın yuvana,
Kanını emeceksin kendi ırkından her kim varsa.

–Yankı Enki’nin önsözüyle–


Yorum:

Bu kitaba bir beklentiyle başladığımdan olsa gerek, o kadar da sevemedim maalesef. Direk öykü şeklinde olmasını beklerken kitabın yarısı boyunca arka plan bilgisiyle karşılaşmak beni biraz yıldırdı. Bir de yaz mevsiminde okuduğumdan biraz sabırsız olduğum bir döneme geldi aslında. Kitabın azıcık kalan hikaye kısmını okuduğumda ise öncesinde çektiğim eziyete değmeyececğini düşündüm. Belki de çok kısa olduğundandır, olayların içine bir türlü giremedim. Beklentilerimle okuduklarım çok farklıydı. 

Üzerinden yalnızca 1 yıl geçmiş olmasına rağmen tamamen unuttuğumu da söyleyebilirim. Sanırım diğer kitaplara nazaran en az etkilendiğim kitap buydu. Yine de bir şans verilebilir diye düşünüyorum, sonuçta vampir edebiyatının kökenlerinden bir eser var karşımızda ve ben okuduğum kitaplar arasında bulunduğu için memnunum, asla zaman kaybıydı diyemem.


Künye:

Yazar: John William Polidori     Yayınevi: İthaki      Çevirmen: Yiğit Yavuz   
Sayfa Sayısı: 62     GoodReads Puanı: 3,31


Dr. Jekyll ile Bay Hyde


Tanıtım:

Çağının önde gelen yazarlarından Robert Louis Stevenson’ın en önemli eserlerinden biri olarak görülen Dr. Jekyll ile Bay Hyde, Viktoryen dönemin ahlakçı paranoyasının insan bilincinde yarattığı yarılmayı yansıtan bir başyapıt.

Avukat Bay Utterson, kadim dostu Doktor Henry Jekyll’ın son isteğinin ardındaki gizemin peşine düşmekten kendini alamaz. Dr. Jekyll’ın tüm mirasını bıraktığı şu gizemli Bay Hyde kimdir? Soylu Sör Danvers’ı kim öldürmüştür?

Stevenson, bir insanın ruhundaki iki farklı kişiliği, saf iyiyle saf kötünün temsillerini yansıttığı ürkütücü eseriyle hem gizem hem korku hem de bilimkurgu türünde çığır açmayı başarıyor.

 

Yorum:

Bu kitap, birçoğumuzun kulaktan gelen bilgilerle bildiği bir hikayeyi anlatıyor bildiğiniz üzere. Dr. Jekyll ile Bay Hyde'ın tuhaf vakası birçok farklı versiyona da uyarlanmış olan bir "kişilik bölünmesi" hikayesi, hatta "kişilik bölünmesi" anlatılarının atası bile diyebiliriz bana kalırsa. Kitabın içeriğini az buçuk bilsem de, orijinal öyküyü şöyle temizce bir okumak istiyordum ne zamandır. Fakat muhtemelen okuduğum dönemdeki yoğunluğumdan kaynaklanan bir okuma tıkanıklığına sürükledi bu kitap beni. Aslında anlatılış tarzıyla ve olayların gidişatıyla bir çırpıda okunup bitirilebilecek bir kitaptı, zaten oldukça da kısaydı. 

Maalesef benim için okuduğum dönemden dolayı harika bir okuma deneyimi olamadı fakat ben yine de gotik edebiyata ilgisi olan herkesin okumasını tavsiye ederim çünkü muhtemelen benim yaşadığım şeyleri yaşamayacak ve hızlıca okuyup bitireceksiniz kitabı. Aslında ben de okuduğum dönemlerde oldukça severek okudum ama çok bölük pörçük okuduğum için beklediğim kadar etkilenemedim. Yine de Dr Jekyll'in umutsuz durumu, insanın içindeki karakter ve kişilik özellikleri arasındaki çatışmayı okumak oldukça güzeldi. Hatta ben tam verimi alamadığımı düşündüğüm için belki bir kez daha okuyabilirim bu kitabı.


Künye:

Yazar: Robert Louis Stevenson    Yayınevi: İthaki      Çevirmen: Ebru Kılıç   
Sayfa Sayısı: 88     GoodReads Puanı: 3,81

Yüce Tanrı Pan


Tanıtım:

Başta H. P. Lovecraft olmak üzere kendisinden sonraki birçok yazarı etkileyen Arthur Machen, modern korku edebiyatının erken dönem ustalarından biri. Doğaüstü, fantazi ve korku türlerinde verdiği eserlerin arasında en ünlüsü olan Yüce Tanrı Pan da yazıldığı dönemde cesur içeriğiyle büyük yankı uyandıran ve ünü günümüze kadar ulaşan bir başyapıt.

Dr. Raymond’ın ruhani dünyaya erişmek için yaptığı “Yüce Tanrı Pan’ı görmek” adlı deneyin sonucunda kentte gizemli olaylar vuku bulmaya başlamıştır. Bu deneyle birlikte Yunan mitolojisinde ormanların ve kırın tanrısı olan yarı keçi yarı insan Pan, hikâyede korkutucu bir figüre dönüşerek, eski çağların dehşetini on dokuzuncu yüzyıla taşır. Machen’ın benzersiz üslubuyla bilim, bir nevi, korkuya hayat verir.

Ormanın fısıltısı yükseliyor... Yüce Tanrı Pan’a zihnini açmanın vakti geldi.


Yorum:

Yüce Tanrı Pan, okuduğum ilk gotik edebiyat kitaplarından biriydi. Hakkında düşündüğüm ilk şey "tuhaf" olmuştu. Öyle bir kitap ki, aman aman korkunç bir sahnesi olmasa da okurken kendinizi oldukça rahatsız, daha doğrusu ürpermiş hissediyorsunuz. Tuhaf ve tüyler ürpertici... Evet, bu kelimeler bu kitabı tanımlamak için kesinlikle doğru sıfatlar bana kalırsa. 

Kitabı bitirdiğimde öyle gerilmiştim ki, hemen salona, insanların olduğu yere gidip muhabbet ederek normal hayatın ne olduğunu kendime hatırlatma ihtiyacı duydum. Bir yandan da tadı damağımda kaldı doğrusu, bu kitaplar gerçekten bu kadar kısa olmamalı...

Gotik edebiyatının en güzel örneklerinden biri diyebilirim. Kitap boyunca gizemini korumuş, bitmesine rağmen hâlâ anlam veremediğiniz yaratıklar ve olaylar, hafif bir bilim kurgu dokunuşu, etrafınıza şüpheli bir şekilde göz atmanıza sebep olacak kelime oyunları... Yüce Tanrı Pan'ı bu türe ilgisi olan herkesin denemesini isterim doğrusu.


Künye:

Yazar: Arthur Machen    Yayınevi: İthaki      Çevirmen: Barış Tanyeri 
Sayfa Sayısı: 77     GoodReads Puanı: 3,74


Evet, işte kitaplarımızın sonuna geldik. Vay canına, ne zormuş birçok yorumu bir arada yazmak! Fakat uzun zamandır bekletip biriktirdiğim için bu yorgunluğu biraz hak ettim sanırım...

Bu kitaplar arasında okuduğunuz/okumayı düşündüğünüz bir kitap var mı? Yorumlarınızı bekliyorum, bir sonraki paylaşımda görüşmek üzere, sağlıcakla kalın!

1 Temmuz 2020 Çarşamba

Sinop Dr. Rıza Nur İl Halk Kütüphanesi Vlog || Çekiliş Sonuçları Açıklandı!


Herkese merhaba! Bu hafta şehir dışında olduğum için farklı bir içerik çekmeye karar verdim ve sizlerle geldiğim şehrin -canım memleketim 😂- beğendiğim bir kütüphanesini paylaşmaya çalıştım. Kameramanlığım berbat olduğu için biraz başınız dönebilir, mazur görün 😄 

Ayrıca bu videoda 7. Yıl Çekilişlerimizin ilkinin sonuçları açıklandı. Kazananlar bana en kısa zamanda ulaşırsa çok sevinirim. Mail adresinizi yoruma bırakırsanız ben size ulaşabilirim, Instagram adresimden de (noraninkitapligi_blog) bana mesaj atabilirsiniz. Keyifli seyirler!


7. Yıl Çekilişimizin 2. Kısmı da Temmuz ayının ortalarına doğru gelecek, kitapları belirlemeye başladım bile! Herkese mutlu günler, sağlıcakla kalın!

23 Haziran 2020 Salı

2020'de Bitirmeyi Hedeflediğim Yarım Kalmış Serilerim #1 - Video


Herkese merhaba! Bugün sizlerle en kısa zamanda bitirmeyi hedeflediğim yarım kalmış kitap serilerimin ilk kısmını paylaştım. Hepsini tek videoda çekebilirim sanmıştım fakat maalesef çok fazla yarım kalmış serim var! Bu video daha başlangıç, ilerleyen aylarda ikinci, belki de üçüncü kısmı da gelecek. Keyifle izleyin, yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın 💖 

Videoda Bahsettiğim Serilerde Okuduğum Kitapların Yorumları:

Grisha Serisi:


Cam Şato Serisi:


Bana Dokunma Serisi:


Providence Üçlemesi:


Dikenler ve Güller Sarayı Serisi:


Ölümcül Oyuncaklar Serisi:


Beni Seç Serisi:


Demir Periler Serisi:


The Syrena Legacy Serisi:


Uyumsuz Serisi:



Videoyu beğendiyseniz beni desteklemek için kanala abone olabilir, videolarımı beğendim/beğenmedim şeklinde oylayabilir ve yorumlarınızı, görüşlerinizi benimle paylaşabilirsiniz

Videoda da bahsettiğim gibi, 7. yıl çekilişimiz en geç 30 Haziran'da Instagram üzerinden canlı olarak açıklanacak ve tabii ki Instagram kullanmayanlar için de o günlerde yüklenen videonun açıklama kısmına kazananların YouTube hesaplarını yazacağım (videonun başlığında çekiliş sonucunu içerdiği de belirtilecek). Beklemede kalın!

Çekilişe henüz katılmadıysanız, çekiliş paylaşımıma buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz! Orada ne yapmanız gerektiği açıkça yazıyor, merak etmeyin, katılmak çok kolay!

21 Haziran 2020 Pazar

Grisha Evreni Novellaları 1. Kısım || The Demon in the Wood (#0.1), The Witch of Duva (#0.5), The Tailor (#1.5)


Herkese merhaba! Grisha serisinde 1. kitabı bitirenlerin okumasını tavsiye edebileceğim 3 kısa öykü var. Hazır 2. kitabın gelmesini bekliyorken, ben de onları okuyayım dedim ve sizlere de biraz bahsetmek istedim. Okumak istemeyenler veya İngilizce okuyamayanlar için çok kısa özetledim kitapları. Keyifli okumalar!

Not: Özetler ve çeviriler bana aittir, hata varsa şimdiden üzgünüm... Lütfen izinsiz kullanmayınız :)


 The Demon in the Wood (#0.5)


Tanıtım:
Karanlıklar Efendisi olmadan önce o, sadece olağanüstü bir gücü olan yalnız bir çocuktu. Zalim ve muhteşem bir lider yaratan geçmişe bir göz atın!

Kitap Grisha'ların yükselmesini sağlayan Karanlığın Elçisi'nin (ilk Karanlıklar Efendisi) çocukluğunda yaşadığı, dönüm noktası sayılabilecek bir olayı anlatıyor.

Yorum:
  Özet spoiler içermese de, ilk kitabı okumadan yorumumun okumanızı önermem.
Karanlıklar Efendisi, benim en sevdiğim karakterlerden birisi. Yüzyıllardır yaşadığını düşününce, geçmişinde onu duygusuzlaştıracak şeyler yaşadığını zaten tahmin edebiliyoruz. Bence bu novella Karanlıklar Efendisi'nin geçmişini anlatmak için asla yeterli olmamış. Tam da dedikleri gibi, sadece küçük bir "göz atma" olmuş ve ben bitirdiğimde devamını öğrenmek için sabırsızlandığımı hissettim. Çok kısa, çok yetersizdi. Fakat Grisha'ların hüküm sürmediği bir dönemden bir kesit görebilmek güzeldi doğrusu. Grisha'ların yükseldiği dönemi de görebilmek isterdim. İlk kitapta uzunca bir süre Karanlıklar Efendisi'nin yaşını ve aslında ilk Karanlıklar Efendisi'nin kendisi olduğunu söylemedikleri için, bu yorumun biraz spoiler içerebileceğini düşündüm.

Özet:
Grisha'ların cadılık suçuyla avlandığı ve göçebe hayatı sürüp küçük kamplarda saklandığı eski dönemlerde, Karanlıklar Efendisi yalnızca annesi dışında herkesten -diğer Grisha'lardan bile- saklaması gereken güçlere sahip olan, kendini korumak için annesiyle beraber sürekli şehir şehir, ülke ülke gezip yer değiştirmek, aynı şekilde isim ve kimlik değiştirmek zorunda kalan ve bu yüzden kendini oldukça yalnız hisseden küçük bir çocuktu. Kendisiyle aynı güçlere sahip olan annesi çok güçlü ve zeki bir kadındı ve oğlunu korumak için planlar yapıyor, kurallar koyuyor, bir yandan da onu güçlü olması için eğitiyor. Bu şekilde yıllarını geçirirken kışı geçirmek için gittikleri bir Grisha kampında çocuk -oradaki ismi ile Eryk- zorbalığa uğrayan iki kızın yapmaması gerektiğini bilmesine rağmen kamp liderinin çocuğunun elinden kurtarıyor. Sonra bu kızlardan birisi Eryk'in -en büyük sırlarından birini- "Büyüteç" olduğunu fark ediyor ama kimseye söylememeye söz veriyor ve böylece aralarında güçlü bir bağ gelişiyor. Eryk, bir gece annesi uyuduktan sonra gizlice kızın çağırdığı göle yüzmeye gidiyor. Biraz muhabbet ediyorlar. Kız güçsüz bir Grisha ve annesi avcılar tarafından alındığında babası iki kızını alıp kaçmış. Kız bunlardan bahsederken bir anda ruh hali değişiyor ve sürekli babasının ne kadar güçsüz olduğundan ve kendilerini koruyamadığından bahsetmeye başlıyor, yavaş yavaş suyu dondurup Eryk'i göle hapsediyor. Amacı onu öldürüp kemiklerini büyüteç olarak kullanıp güçlenebilmek ve kardeşiyle kendisini koruyabilecek hale gelmek. Eryk bunu fark ettiğinde her şey çok geç oluyor, bir de üstüne kamp liderinin oğlu bunlardan intikam almak için gelmiş oluyor ve durumu fark ettiğinde kendisi Eryk'i önce öldürmek istiyor. Kız ve çocuk bir yandan suya hapsolmuş Eryk'i öldürmeye çalışıp bir yandan birbirleriyle savaşırken Eryk bir şekilde buzu kırıyor ve hayatında ilk defa "Kesme" gücünü kullanıyor. Daha önce annesinde gördüğü ama kendisinin asla ustalaşamadığı bir güç "Kesme". Ama o gece orada iki çocuğu da keserek öldürüyor. Eryk o gün kızı öldürürken geleceğe dair son umutları ve kalbindeki güzel duyguları da o kızla kaybettiğini hissediyor. Kamptakilerin kendisinin yaptığını anlamaması için sabaha doğru kendisini de biraz "kesiyor" ve onu bulduklarında avcıların saldırısına uğradıklarını ve kılıç darbeleriyle bu hale geldiklerini düşünmelerini sağlıyor. Tabii ki annesi durumu anlıyor ve ona çok iyi yaptığını, yaşaması için gerekirse milyonları yakıp yıkabileceğini söylüyor. Eryk annesinin gözlerine bakarken kendi kendine Grisha'lar için kaçıp saklanmak zorunda olmayacakları bir gelecek kuracağına ant içiyor.


The Witch of Duva (#0.5)


Tanıtım:
Derler ki... bir zamanlar Duva'nın yakınındaki ağaçlar kızları yermiş. Fakat tehlikenin eve sandığımızdan birazcık daha yakın olması da mümkün. Bu hikaye Leigh Bardugo'nun ilk romanı Gölge ve Kemik'e eşlik eden bir halk hikayesidir.

Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Yorum:
Bu kitap diğerleri gibi Gölge ve Kemik serisi ile ilgili değil. Grisha Dünyası'nda geçen, çocuklara anlatılan masallar kıvamında, gerilimli, biraz ürkütücü, biraz üzücü ve oldukça çarpıcı bir halk hikayesi. Bana Holly Black'in Zehir Yiyenler ve Diğer Hikayeler kitabındaki gotik kısa hikayeleri anlattı. İlk başta nereye varacağını anlamamış, ortalara doğru ise "Ohooo, bu bildiğin Hansel ve Gretel" demiştim kendi kendime ama bu kadar yanılamazdım sanırım. Hikaye farklı bir yöne saptı ve nereye gideceğini sonuna kadar hiç anlayamadım. Sonu ise çok etkileyici ve şaşırtıcıydı. Bu tarz gotik masallar çok hoşuma gidiyor, bu da okuduklarım arasında en iyilerinden biriydi. Grisha Dünyası'nda bunun gibi 2 halk hikayesi daha var ama onların seri numarası 2 küsürlü olduğu için onları Kuşatma ve Fırtına'dan sonra okumayı düşünüyorum. Keşke Leigh Bardugo'nun da toplu hikayeler kitabı çıksa, bu konuda oldukça başarılı görünüyor. Kitabın özetini paylaşmayacağım çünkü zaten etkileyiciliği dilinde, olaylardan ziyade olduğu gibi okuması zevkli olan bir hikaye. O yüzden özet çıkarmanın bir anlamı olmaz diye düşünüyorum.



The Tailor (#1.5)


Tanıtım:
Gölge ve Kemik'ten Genya'nın gözünden anlatılmış yeni bir sahne.

Yorum:
Genya'ya sinirlenemiyorum, üzülmüyorum da. Onu iyi veya kötü bir karakter olarak da tanımlayamam. Onun yolu gerçekten de başka. Hoş olmayan şeyler yaşamış -ve hâlâ da yaşıyor- olan ve Karanlıklar Efendisi'ne bir şekilde minnettarlık duyan bir kız sadece. Yapması gerektiğini düşündüğü şeyleri yapmış ve içten içe Alina'yı seviyor ve suçluluk duyuyor. Oldukça kısa bir hikayeydi fakat biraz da olsun olayları Genya'nın gözünden görme fırsatı bulduğuma sevindim. Bu arada Alina'nın mektuplarının akıbetinin ne olduğu sorusu da kesin bir şekilde cevap bulmuş oldu.

Özet:
Bu kitapta aslında anlatılmak istenen şey, Alina'nın mektuplarının önce Karanlıklar Efendisi'nin emriyle, sonra da kendi seçimiyle Genya tarafından alıkonulmasıydı. İlk başlarda Alina'nın gönderdiği mektuplar Karanlıklar Efendisi'ne aktarılsa da, Alina'nın en son revirde yazıp Genya'ya verdiğinde mektubu Genya Karanlıklar Efendisi'ne götürdüğünde, Karanlıklar Efendisi Genya'nın kendisini sorgulamaya başladığını ve Alina'ya değer verdiğini görünce Genya'ya bir seçim hakkı sunuyor, istersen geri ver, istersen İzci'ye postala, ne yapmaya karar verirsen ver seçim senin ve sonuçları da senin sorumluluğunda diyor. Akşam mektupları odasında bulan Genya, geçmişi, Kral ve Kraliçe ile aralarında geçenleri ve tükendiği noktada Karanlıklar Efendisi'nin onu kendi askeri olduğunu söyleyerek ve intikam sözü vererek güçlendirdiği zamanları hatırlıyor. Ve Alina'yı belki de tek arkadaşı olarak görse ve çok sevse de, mektupları tereddüt etmeden yakıyor. 


17 Haziran 2020 Çarşamba

Yaz Mevsimi Kitapları ve Okuma Tıkanıklığı - Video


Herkese merhaba! Bu haftaki videomun 1. kısmında yaz aylarında bazılarımızın yakasından düşmeyen okuma tıkanıklığının (reading-slump) sebeplerinden ve bu tıkanıklığı önlemek için nasıl kitaplara yönelebileceğimizden bahsettim, 2. kısmında ise kitaplığımdaki "yaz kitabı" olarak nitelendirdiğim kitapları kısaca yorumladım. Keyifli izlemeler!

Videoda bahsettiğim kitaplardan istediğinize ulaşmak için üzerine tıklayabilirsiniz:








Videoyu beğendiyseniz beni desteklemek için kanala abone olabilir, videolarımı beğendim/beğenmedim şeklinde oylayabilir ve yorumlarınızı, görüşlerinizi benimle paylaşabilirsiniz

Videoda da bahsettiğim gibi, 7. yıl çekilişimiz en geç 30 Haziran'da Instagram üzerinden canlı olarak açıklanacak ve tabii ki Instagram kullanmayanlar için de o günlerde yüklenen videonun açıklama kısmına kazananların YouTube hesaplarını yazacağım (videonun başlığında çekiliş sonucunu içerdiği de belirtilecek). Beklemede kalın!

Çekilişe henüz katılmadıysanız, çekiliş paylaşımıma buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz! Orada ne yapmanız gerektiği açıkça yazıyor, merak etmeyin, katılmak çok kolay!

13 Haziran 2020 Cumartesi

Dikenler ve Güller Sarayı (Dikenler ve Güller Sarayı #1) - Kitap Yorumu


Kış çok ağır geçiyor. Feyre ailesini beslemek zorunda…

Bir gün, avlanırken av olmamak için öldürdüğü kurdun intikamını almaya gelen bir canavar çalıyor kapısını. Ama Feyre’yi almaya gelen canavar bir hayvan değil, Tamlin... Bir zamanlar dünyayı yöneten ölümcül, ölümsüz perilerden biri.
Feyre’nin, hayatı boyunca dehşet dolu hikâyelerini dinlediği perilerin diyarında yasamaya başlamasıyla dünyası altüst oluyor. Kendini bildi bileli hissettiği şiddetli düşmanlık bu güzel ama tehlikeli ülkede bambaşka bir boyut kazanıyor.

Feyre’nin çok önemli bir görevi var: Ülkenin üstüne gittikçe çöken eski, karanlık gölgenin onu yok etmesini önlemek.


Herkese merhaba! Bu kitabı geçen yılın sonunda orijinal baskısından okumuştum ve benim için çok önemli bir kitaptı. Yorumunu yapmamış olmam ne demek?! Fareler ve İnsanlar'dan sonra başıma bu da geldi ya... bir şok ve hüzün denizinde savrulurken gittikçe dibe batıyor gibiyim. Son kullanma tarihim geçmiş gibi hissediyorum, B-12 kullanmaktan içim çıktı ama son zamanlarda en önem verdiğim serinin ilk kitabının yorumunu girmeyi hatırlamam nasıl 6 ayımı alır, anlamıyorum?! Teselli edilemeyecek durumdayım, normalde bir kitabı okur okumaz yorumunu girerim, benim için de bir çeşit arşivdir bu blog ama bir şey olur da giremezsem de onu kesinlikle not alır, girene kadar asla aklımdan çıkarmam. Hele ki böylesine önemsediğim bir seriyse... :( Gerçekten şaşkınım.

Dikenler ve Güller Sarayı'na gelecek olursak... Her şey benim bu serinin çok fazla fanartını görmem ve başrollerinin kim olduğuyla ilgili hiç fark etmeden spoiler almamla başladı. Bu yüzden öncelikle spoiler içeren kısımdan başlayacağım.

Spoiler
Ben fanartlarda hep en sevdiğim kara saçlı beyaz tenli Ryhs'ı gördüğüm için -adını bilmiyordum- Tamlin'e hiç ısınamadım, hatta anlayamadım da, "bu kitabın sorunu ne, nerede benim siya saçlı yakışıklım" diye düşünüp durdum. Feyre ve Tamlin aşk kuşlarına dönüştüğünde neredeyse kusacaktım, sürekli Tamlin'in Feyre'yi bir çeşit büyü altına aldığına inanmak isteyip durdum. Ama böyle bir şey çıkmadı ve tüm kitap boyunca ben gerçekten rahatsız ve mutsuzdum. Zaten ilk başlarda Tamlin'i yaşlı bir dede olarak hayal etmiştim, niye bilmiyorum. Feyre'nin ilk aşkı olacağını nereden bilebilirdim ki! Beklentilerim tamamen farklı yöndeydi. 

Kitabın sonlarına doğru azıcık bir Ryhs gördüğümüzde moralim daha çok bozuldu. Ne o öyle 1-2 saniyeliğine görünen kötü ve çok uzak bir yan karakter gibi! Ben senin başrol olmanı istiyorum diye mızıldanıp durdum. Ve sonra hiç yapmayacağım bir şey yapıp ilerideki kitaplar hakkında spoiler aldım, denk geldim, yemin ederim! Ama bu kısmı okuyanlar daha ilk kitabı yeni bitirmiş olabileceği için söylemeyeceğim :)
Spoiler Sonu

Yani bu kitaptaki aşk bilmem ne romantizm saçmalıkları beni gıcık etti. Normalde böyle bir kelime kullanmam ama gerçekten irite oldum, sürekli olarak "kıza büyü yapılmış olsun, bu aşk gerçek olmasın" deyip durdum ama maalesef, yazar çok acımasız çıktı. Ama bunu görmezden gelirsek, kitaba, kurguya, geçtiği dünyaya bayıldım! uzun zamandır böyle kaliteli bir genç yetişkin fantastiğine denk gelmemiştim ve özellikle de perilerle ilgili olduğu için beklentim çok büyüktü, buna rağmen çok çok beğendim. Dünyasına aşık oldum, Feyre'ye çok bayılmasam da güçlü kadın karakter olarak yazılışına aşık oldum. Hele ki o başlardaki av sahneleri bence çok etkileyiciydi.

Zaten en başta çok akıcı bir kitap ama aynı zamanda öyle boş da değil, dolu dolu bir kitap (Bkz. boş ölçütüm JLA kitapları -her ne kadar çok sevsem de boşlar yalan yok-, dolu ölçütüm de epik fantastik kitaplar gibi, betimlemeler ve olaylar bütünüyle bir sayfası bile eksilse çok şey kaybedebilecek kitaplar). Bu kitabın beğenilmemesini anlarım ama nefret edenleri anlayamadım, genç yetişkin fantastik türünde en iyi kitaplardan biri ve böyle görülmeyecekse bile kesinlikle en kötülerinden olamayacağı bir gerçek. Belki de çok fazla seveni olduğu için nefret ediyordur bazıları. Ama periler konu olunca zaten çok fazla kaliteli genç-yetişkin kitabı çıkmıyor, tek bildiğim Demir Periler serisi ve bu seri de gerçekten bayılarak okuyacağım, gittikçe daha güzel olacak bir seri gibi geliyor bana. İlk kitabı oldukça etkileyiciydi işin aslı. 

Şansıma bakın ki ben ilk kitabı bitirdiğimde 2. kitabın baskısı hiçbir yerde yoktu ve aylarca da gelmedi. Ama 1-2 gün önce mailime bir alarm geldi ve bir baktım çoğu siteye gelmiş, hemen aldım tabii ki! Zaten 3. kitabı çoktan almıştım, yani yakında ikisinin de yorumu gelecek, hazırlıklı olun! 

Bu kitap için çok güçlü bir yorum yapamadım ama 6 aydan sonra ancak bu kadar hatırlayabildim... :( Serinin diğer kitaplarıyla bunu telafi edebilirim umarım. Bu kitabın Türkçe versiyonunu da okumayı isterim, belki seriye devam etmeden önce bir kez daha okurum, çünkü serinin devamının Türkçe versiyonlarını aldım... Siz ilk kitabı okuduğunuzda neler düşünmüştünüz? Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın, sağlıcakla kalın!


Yazar: Sarah J. Maas     Yayınevi: DEX       Çevirmen: Meriç Keleş    
Sayfa Sayısı: 540     GoodReads Puanı: 4,24

12 Haziran 2020 Cuma

Çavdar Tarlasında Çocuklar - Kitap Yorumu


"Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, söz gelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

Tanıtım yazısı Spoiler içerir!

Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'ın masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın. 1993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten buyana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.


Herkese merhaba! Instagram hesabımda, arkadaşımla bir etkinlik yaptığımızdan ve seçtiğimiz 12 edebi kitabı her ay 1 tane olarak okuyacağımıza dair kendimize meydan okuduğumuzdan bahsetmiştim. Maalesef Mayıs sonu sınav yoğunluğum sebebiyle Mayıs ayının kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı biraz geç okumuş oldum. Bu gecikmeyi bu ay seçtiklerimden 1 kitap daha okuyarak kapatmayı planlıyorum. O kitabı da Instagram'daki Karanlık Şato hesabının bu ayki temasına uyarak Carmilla olarak seçtim.

Gelgelelim Çavdar Tarlasında Çocuklar'a. Bu kitap uzun zamandır okuduklarımdan çok farklıydı. Stefan Zweig kitaplarında nasıl sayfalar çevrildikçe bir yükselme hissi oluyorsa bunda da tam tersi yüksek ve enerjik başlayıp sayfalar geçtikçe bir düşüşe geçiyorsunuz. "Düşüş" derken kitaba dair kötü anlamda bir yorum olarak değil, gerçekten psikolojik olarak hissettiğimiz bir düşüşten bahsediyorum. Yoksa kitap başından sonuna kadar aynı şekilde sürükleyiciydi bana kalırsa. Asla okuması zor veya sıkıcı olan romanlardan değildi. Bu özelliğini çok sevdim çünkü yazın ağır romanlar okumak beni çok zorluyor.

Kitabın arka kapak yazısı olmadığını fark etmişsinizdir, bu durum benim gibi arka kapak yazısındaki içerikten uzak -veya bütün içeriği anlatan- özetler ve boş yorumları sevmeyenlerin işine geliyor aslında. Fakat siz bir kitabı okumadan önce onun hakkında bilgi sahibi olmayı sevenlerdenseniz size kısaca özetleyeyim:
Bu kitap zengin tabakada yaşayan, hayattaki adaletsizliklerden ve sahteliklerden nefret eden, başından bazı üzücü olaylar geçmiş hareketli bir liseli gencin bir okuldan daha atıldıktan sonra geçirdiği 4-5 günü anlatıyor. (Aslında burada küçük bir kasabanın çiftliğinde çalışan yoksul bir ailenin çocuklarının dramı diye espri yapasım gelmişti ama gördüm ki benden önce 100 kişi falan aynı şeyi yapmış... Pek yaratıcı değilim sanırım...)


Kitap baş karakter Holden'ın gözünden anlatılıyor. Normal bir erkeğin gözünden dünya olarak düşünüyordum başta okuduklarımı fakat bir yerden sonra işler çığırından çıkmaya başladı ve okuduklarımdan ne anlam çıkaracağımı bilemez olmaya başladım. Bir noktadan sonra kitabın nerede son bulacağını yavaş yavaş anlamaya başlıyorsunuz ama bu durum olayları çözümlemenize pek de yardımcı olmuyor. Bir oğlanın kafasındaki karmaşa, yaşadıklarının gerilimiyle karışınca gerçekten etkileyici bir okuma deneyimi elde ediyorsunuz. Devam eden spoiler bölümünü kitabı henüz okumadıysanız lütfen okumayın.

------------------------ Spoiler -----------------------------
Ucu açık bırakılan kitapların ayrı bir etkileyiciliğe sahip olduğu kesin. Ama aklımdaki soru işaretlerini düşünmeden duramıyorum. En başta, Phoebe'nin gerçekliğinden benim dışımda şüphe eden var mı? "Gerçek olan hiçbir şeyden hoşlanmıyorsun!" dediğinde Holden "Bu aramızdaki konuşmadan hoşlanıyorum" demişti ve Phoebe de "Bu gerçek değil!" diye cevap vermişti. Bir de Phoebe sanki Holden'ın Allie'ye olan özlemini yatıştırmak için yarattığı bir hayali karakter gibi geldi bana. Sürekli Holden'ın aklından geçenleri okurcasına konuşması ve histerik bir şekilde "Babam seni öldürecek" deyip durması, sanki Holden'ın bastıramadığı endişelerini dile getirir gibi. Bir de tam Holden gitmeye kararlıyken elinde bavullarla çıkıp gelmesi ve bunu gören Holden'ın gitmekten hemen vazgeçmesi, sanki gitmemek için bir bahane arıyormuş da onu kendisi oluşturmuş gibi... Sanki herkesin sahtekâr, sıkıcı veya aptal olduğu bir dünyada Holden kendine olması gereken ideal karakteri oluşturmuş gibi geldi: Masum, zeki, eğlenceli ve sevgi dolu Phoebe.

Bir de kitap boyunca bahsi geçen, her şeyi başlatan ama anılar dışında hiç karşılaşamadığımız, sesini bile duyamadığımız Jane var. Bir yerde olaylara dahil olmasını istemiştim doğrusu... Son olarak kitabın sonunun daha detaylı olmasını isterdim. Holden sanki birden çok psikolojik rahatsızlığın belirtilerini gösteriyor gibiydi -özellikle karşıdan karşıya geçme sorunu yaşadığı kısımda tüylerimin diken diken olmasını engelleyemedim- ve elimde değil, neyi olduğunu ve ailesinin rahatsızlığını nasıl keşfettiğini çok merak ettim.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, sonda evine gittiği hocası hakkında tam da "Ne güzel şeyler söylüyor, sanki içimi okuyor" diye düşünüyordum ve... olana bakın! Hayat işte, hayatın acı gerçeklerinin yüzümüze tokat gibi indirilmesiydi o bölümde yaşananlar, gerçekten yaşamayan birinin tam olarak anlayamayacağı bir şok ve hayal kırıklığı. Umarım asla yaşamayız böyle şeyler...

Eğer bu kitabı okuduysanız bu konularda siz ne düşünüyorsunuz, lütfen benimle paylaşın 😊 
-------------------Spoiler Sonu-------------------


Son olarak bir de kitapta kullanan modası geçmiş ve pek de yerine oturmamış gibi gelen kelimelerden bahsetmek istiyorum. Bunlar gerçekten çok sık kullanılıyordu ve tahminimce çevirmenin yazar orijinal dilinde sokak jargonu kullandığı için kasıtlı olarak yaptığı bir şeydi. Ama emin değilim tabii 😄 Bu kelimelerden biri "bitmek"ti mesela. "Phoebe bu tarz şeylere biterdi", "Çocuklar şöyle davranıyor ya, bitiyorum" gibi, normalde "bayılmak" kelimesini tercih ederek kullandığımız bu yerlerde, onun yerine "bitmek" kelimesi çok sık bir şekilde geçiyordu. Tabii ki bu kelime kullanılabilir ama bir yerden sonra çok gözüme battı, gerçi rahatsız oldum mu diye sorarsanız cevabım hayır olur. Aynı şekilde sahtekar ve zıpır kelimeleri de biraz yersiz kullanılmış gibi geldi bana ama bu kelimeler, özellikle "zıpır" beni rahatsız etti çünkü anlamı bozduğunu hissettim. Bir de "lanet" çok kullanılıyordu ama bundan rahatsız olmadım, aksine, biraz komiğime gitti doğrusu.

Ne çok şey varmış söylemek istediğim! Halbuki kısa bir yorum olur sanıyordum. Ama böyle bir kitaba böyle bir yorum yakışır sanırım. Sonradan kitabın yazıldığı dönem hakkında bazı bilgiler edindim, size tavsiyem, kitabı okumadan önce yazıldığı dönemi araştırmanız. Okurken yakalayabileceğim birçok nüans varmış döneme dair, roman döneminin izlerini taşıdığı gibi aynı zamanda döneminde bahsedilmesi sessiz bir tabu olan konuları da içeriyormuş.

Sonuç olarak, ben gerçekten sevdim bu romanı, akıcı olması da tekrar söylüyorum, çok büyük bir artıydı. Merak ediyorsanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim, hoş bir okuma zevki veriyor ve bana kalırsa okuduğunuz kitaplar arasında bulunmasını isteyebileceğiniz bir kitaptan bahsediyoruz. 

Çok kısa bir süre içerisinde yeni bir kitap yorumu daha paylaşacağım, Salı günü de yeni videomuz gelecek. Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın, sağlıcakla kalın!


Yazar: J.D. Salinger     Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları       Çevirmen: Coşkun Yerli    
Sayfa Sayısı: 198     GoodReads Puanı: 3,81